Üçüncü Kapı Tiyatro’nun sahnelediği Romeo ve Juliet yorumunu, 15 Aralık gösteriminde Düzce’de izledim. Shakespeare’in kapsamlı ve katmanlı metnini bütünlüklü biçimde ele almaktan ziyade, anlatının merkezindeki iki karaktere odaklanarak bir aşk öyküsü kurmayı hedefleyen bir gösterimdi diyebilirim. Bu yaklaşım, oyunu kuramsal bir tartışma alanına taşımaktan çok, seyir zevki ve akış üzerinden değerlendirmeyi gerekli kılıyor.
Yönetmen Murat Ceyhan, bu oyunda Romeo ve Juliet’in tamamını sahneye taşımak yerine, yalnızca Romeo ve Juliet sahnelerini seçerek ilerliyor. Metin birebir korunuyor; herhangi bir uyarlama ya da dilsel müdahale söz konusu değil. Girişte anlatıcı olarak yine Romeo ve Juliet’in sahneye çıkması ve birleşmelerinden önceki süreci kısaca aktarmaları, oyunun “ön bilgiye ihtiyaç duymadan izlenebilme” hedefini açık biçimde ortaya koyuyor. Bu tercih, özellikle klasiğe mesafeli seyirciler için erişilebilir bir anlatı zemini oluşturuyor.
Reji açısından değerlendirilecek olursa oyun, baştan sona tutarlı bir tempo ile ilerliyor. Sahne geçişleri akıcı ve kesintisiz; anlatı, ritim kaybına uğramadan seyircinin dikkatini diri tutmayı başarıyor. İlk dakikalarda oyunun nasıl bir hatta ilerleyeceğine dair kısa bir belirsizlik hissi oluşsa da, bu tereddüt yerini düzenli ve kontrollü bir akışa bırakıyor.
Oyunculuklar klasik dramatik oyunculuğun gerekleriyle uyumlu. Juliet’i canlandıran Yağmur Özaykan, Shakespeare’in dramatik ve şiirsel dilini daha güncel bir tonla kuruyor. Romeo’yu oynayan ve aynı zamanda oyunun yönetmeni olan Murat Ceyhan, daha şiirsel ve metne sadık bir çizgide kalmayı tercih ediyor. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, zaman zaman karakterlerin ritmini farklı kılsa da genel yapı içinde bu durum estetik bir soruna yol açmıyor. Bununla birlikte, Romeo karakterinin şiirsel dilden kopmadan biraz daha güncel bir söyleyiş biçimine yaklaşması, iki oyuncu arasındaki uyumu daha da güçlendirebilir.
Sahne kullanımı oyunun en güçlü yanlarından biri diyebilirim. Büyük bir sahnede oynanmasına rağmen estetik olarak oda tiyatrosu hissi veren bir atmosfer kurulmuş. Temsili ve işlevsel bir dekor anlayışı benimsenmiş. Seyirciye göre sol tarafta balkon, sağda Romeo’nun kılıç sahneleri için kullanılan bir masa ve merkezde kilise mekânı yer alıyor. Bunun dışında sahnede gereksiz hiçbir nesne bulunmuyor. Işık tasarımı ise belirgin biçimde sinematografik bir bakış açısı sunuyor. Bazı sahnelerde birkaç saniyelik sessizliklerle yalnızca duygu aktarımına odaklanan anlar yaratılması, anlatının olanaklarını genişleten bir tercih olması bakımından oldukça ilgi çekici. Özellikle Murat Ceyhan’ın Juliet’in kuzenini öldürdüğü sahneyi bir gül kesme metaforu üzerinden kurması, dramatik yapının sembolik yönlerini etkili biçimde kullanabildiğini gösteriyor.
Oyun süresince seyirciyle doğrudan bir etkileşim kurulmasa da gösterim sonrasında yapılan söyleşi, bu mesafeyi anlamlı bir şekilde dönüştürüyor. Ekip, seyircinin sorularına ve eleştirilerine açık bir tutum sergiliyor. Tiyatronun adının da buradan, seyirciye açılan “üçüncü kapı” fikrinden gelmesi, bu yaklaşımı tamamlayan bir unsur. Bu sohbetlerin, oyunu izleme deneyimini geriye dönük olarak daha özel ve anlamlı kıldığı söylenebilir. Nitekim bu yazıyı yazma dürtümü tetikleyen unsur da tam olarak budur.
Altmış dakikalık süresiyle oyun, özellikle klasik dramatik metinleri uzun ve zorlayıcı bulan seyirciler için erişilebilir bir alternatif sunuyor. “Biz olması gerektiği gibi yapalım, alabilen alsın” anlayışından ziyade, “tüm seyirciyi içine alabilmek için ne yapabiliriz?” sorusunun sahnede karşılık bulduğu bir performans olarak özetleyebilirim. Turne tiyatrolarında karşılaşılabilecek ufak teknik aksaklıklar ise oyunun genel bütünlüğü içinde belirleyici bir pürüz oluşturmuyor.
Sonuçta yola yeni çıkmış ve profesyonel bu ekibin, her şehirde turne düzenlemesi, bunu büyük bir özveriyle yapmaları da takdire şayan. Nice turnelerde ve nice oyunda yine görüşmek dileğiyle diyorum, sizlerin de ekibin turne takvimini takip edebilmeniz için tamamen gönüllü olarak linklerini bırakıyorum: Üçüncü Kapı Tiyatro


